Album Review
SHEEV - ATE'S ALCHEMIST
Ripple Music
Progressive Stoner Metal/Rock
8.5/10
Sheev'in ikinci albümü Ate's Alchemist, ilk notadan son uğultuya dek kontrolsüz bir içsel sarsıntıyı kurguya dönüştürüyor. Her biri farklı bir cehennem kapısını aralayan sekiz parçalık bu yolculuk, dinleyiciyi sadece sesin değil, anlatının ve kaygının da kalbine taşıyor. Berlin merkezli topluluğun dört yıllık suskunluğunu bozan bu kayıt, ne basit bir devam albümü ne de yalnızca bir "stoner metal" çeşitlemesi; bu, adı mitolojik bir lanetin taşıyıcısından gelen, tematik olarak ise insanın en kadim korkularına ayna tutan karanlık bir simya ritüeli.
İşitsel anlamda albüm, doom'un kadim gölgesiyle stoner'ın çöl rüzgârlarını bir potada eritiyor, ama bunu yaparken sadece türler arasında salınmıyor, aynı zamanda bu türlerin sınırlarını da ustalıkla yeniden çiziyor. Mastodon'un hayvansı saldırganlığı, Alice In Chains'in ice bakan kederi ve Tool'un ritmik huzursuzluğu albüm boyunca farklı parçaların damarlarında dolaşıyor. Ancak Sheev hiçbir an bu etkilerin kuklası olmuyor; aksine bu esinleri kendine ait bir formüle dönüştürüyor - adı üstünde, bir simyacı gibi.
Açılıştaki 'Martef', albümün ruh hâlini belirliyor: agresif ama hesaplı, groovy ama keskin. Bu parça, Mastodon ile Queens of the Stone Age arasında bir tür çatışmanın ortasında gibi. Peşinden gelen 'King Mustard II' ise bu enerjiyi hem daha içsel hem de daha karmaşık bir anlatıya dönüştürüyor; bir bakıma albümün en çok kimlik taşıyan parçalarından biri. Riff'ler kimi zaman neredeyse mekanik bir düzenlilikle üst üste bindirilmiş, ama bu makineleşme duygusunu, progresif geçişler ve iç içe geçmiş melodik katmanlar sayesinde daima insanî bir yoğunlukla dengelemeyi başarıyorlar.
'Henry', doom'un karanlık gövdesine oturtulmuş bir melodik devinim. Bas gitar burada adeta bir anlatıcı gibi hareket ediyor; sadece ritmi değil, ruh hâlini de yönlendiriyor. Özellikle bu parçada klasik stoner formüllerinin biraz daha teatral ve neredeyse post-metal bir anlatıya çekildiğini duyuyoruz. Sonrasında gelen 'Cul De Sac' ise albümün kalbini temsil ediyor. Neredeyse sekiz dakikalık bu şarkı, Tool'un spiral yapılarıyla Mastodon'un vahşi doğasını birleştiriyor. Fakat burada asıl dikkat çeken şey, çok sesli vokal armonilerinin dramatik gücü; Opeth ve Alice In Chains etkilerinin birlikte yankılandığı, hem melodik hem de yıkıcı bir marş gibi.
Albümün en tartışmalı parçalarından biri olan 'Tüdelüt', karmaşık yapısı ve köşeli riff dizilimleriyle birçok dinleyiciyi ikilemde buakabilir. Ancak burada Sheev'in temel hedeflerinden biri olan "bilinçli rahatsızlık yaratma" tavrı açıkça hissediliyor. Bu parça, albümün sadece zevk veren değil, aynı zamanda huzursuz eden damarını da açıkça gösteriyor. Son parça 'Sabress' ise bu yolculuğun hem son noktası hem de bir tür yeniden doğuş ânı. Majestik riff akışları, dramatik koral dokunuşlar ve epik kapanış hissiyle adeta bir ağıtı andırıyor; ama bu ağıt, bir kaybın değil, bir farkındalığın ilanı gibi.
Prodüksiyon tarafında Karl Daniel Lidén'in (The Ocean, Bloodbath) etkisi belirgin: her enstrüman yerli yerinde, dinamik aralıklar net çizilmiş, gitar tonları doygun ama bunaltıcı değil. Belki de albümün en güçlü tarafı da bu: yoğunluk yaratırken dinleyiciyi yormamak, katmanlı besteleri "zor" kılmak yerine merak uyandıracak şekilde sunmak.
Ate's Alchemist, mitolojik bir anlatıyı modern bir metal diliyle ifade ederken, dinleyicisini sadece ritme değil, anlam arayışına da davet ediyor. Sheev'in bu albümle yaptığı şey, sadece teknik anlamda başarılı besteler üretmek değil; aynı zamanda bir tür içsel bozguna ses vermek. Her şarkı bir kimya deneyinin parçası gibi; bazıları patlayıcı, bazıları çözümsüz, bazıları ise sessizce yakıcı.
Bu bir arşiv değil; bu bir süreç. Ve bu süreçte her dinleyiş, yeni bir parçanın açığa çıkması gibi. Baştan sona bir dönüşüm hikâyesi anlatan bu albüm, yalnızca kulaklarda değil, insanın iç odalarında yankılanıyor. Sheev'in simyası, altını değil, hakikati arıyor.

