Nuclear Winter Records
Death Metal 

08/10


Her death metal albümü kendi karanlığını taşır; bazıları sessiz bir gerilimle yaklaşırken, bazıları doğrudan içimize işleyen, durdurulamaz bir güçle saldırır. Drawn and Quartered’ın Lord of Two Horns albümü, tam da bu ikinci türden bir deneyim sunuyor.

Seattle çıkışlı bu lanetli dörtlü, neredeyse otuz yıl sonra bile dinleyeni sarsan ve esir alan uğursuzluğunu koruyor. Grup bu kez, dinleyicisini alıştırdığı bir death metal albümünün ötesine geçerek, ruha kazınan bir sigil bırakıyor; eski çağların karanlık seslerini ve yüzyıllardır süren bir lanetin yankısını taşıyor.

Albüm, “Black Castle Butcher” ile öyle bir darbe indiriyor ki ilk andan itibaren başınızı kaldırmanıza imkân vermiyor. Sanki yerin altından yükselen bir depremin gürültüsüne tanık oluyorsunuz. Bu açılış, albümün genel karakterini belirliyor: Bu, düz bir agresyon değil; yavaş yavaş boğazınıza sarılan, ardından tüm direncinizi kırarak içinize kadar sızan bir dehşet.

Grubun gitaristi Kuciemba’nın teknik detaylarla bezeli rifleri, akıl almaz bir yoğunlukla örülmüş. “Three Rivers of Poison (Blasphemous Persecution)” gibi parçalarda ise bu karmaşa grotesk bir dengeye dönüşüyor: Hem bir zehirlenme hissi yaratıyor hem de o zehrin ruhunuzda açtığı yabancılaşmış boşlukla sizi baş başa bırakıyor.

Lord of Two Horns, bir anlamda grubun önceki albümü Congregation Pestilence üzerine inşa edilmiş; ancak daha hırçın, daha az taviz veren bir yapıya sahip. Prodüksiyon detaylarında (özellikle davul miksajı ve basın kirli, çatallı tonu) zaman zaman ufak pürüzler hissedilse de bu durum albümün estetik bütünlüğünü zedelemiyor—bilakis, bu çiğlik onun lanetli atmosferine katkıda bulunuyor.

Albümün aynı adlı parçası “Lord of Two Horns” ise tam anlamıyla bir ritüel sahnesi. Yılan gibi kıvrılan sololar, delirmenin eşiğinde çalınan gitarlar ve bedeninizin içinde dolaşan boğuk vokaller, dinleyiciyi bir tür ölüm ayinine dahil ediyor. Sona doğru gelen solo, mezar taşına kazınan son çizgi gibi: çok uzun değil, ama kesinlikle kalıcı.

Drawn and Quartered’ın bu albümde en çok parladığı anlardan biri şüphesiz “The Devil’s Work Is Never Done”. Burada doom etkisi açıkça hissediliyor; ancak bu bir tempo düşüşü değil, albümün o ana dek biriktirdiği karanlığın yavaşça form değiştirmesi. Sürünerek ilerleyen rifler, yankılı guttural vokaller ve çamurlu bas yürüyüşleriyle bu parça, albümün içinde derin bir mezar gibi duruyor. Ardından gelen “Grimoire of Blood” ise bu mezarın kapağını kapatıyor; içeride ne kaldıysa artık sonsuza dek bizimle.

Grubun yeni gitaristi Brandon Corsair’ın katkısı da dikkate değer. Özellikle armonik çözülmelerde, albümdeki çarpıtılmış tınıların önemli bir kısmının sorumlusu olduğu hissediliyor. Gitarlar bir yandan çığlık atıyor, bir yandan da bilinçaltınıza eski kabusları kazıyor. Kuciemba ve Corsair’ın birlikte ördüğü bu gitar labirenti, yön duygunuzu kaybetmenize neden oluyor; bu karmaşa ise albümün en güçlü yanlarından biri olarak öne çıkıyor.

Toplamda 34 dakikalık bu ölüm yürüyüşü, uzunluğuyla değil yoğunluğuyla konuşuyor. Modern death metal sahnesinde hâlâ bu kadar kirli, bu kadar umursamaz, bu kadar karanlık bir iş duymak neredeyse mucize. Lord of Two Horns, bir nostalji albümü değil; geçmişin gölgesinden çıkıp bugün hâlâ lanet yağdırabilecek güçte bir çalışma. Genişlemeyen, çözülmeyen, kendine ait bir karanlığı olan; kulak zarına değil, doğrudan sinir sistemine saldıran bir albüm bu.

Eğer saf, filtresiz, zehirli death metalin hâlâ yaşayan bir biçimi olduğunu merak ediyorsanız, Lord of Two Horns sizi bekliyor.