Napalm Records 

Folk/Power Metal

07/10


Alestorm, yıllardır dinleyicisini ciddi müzikle dalga geçen cümbüş dolu fırtınalara savuruyor; The Thunderfist Chronicles ise bu fırtınanın artık karaya oturmaya yüz tuttuğu bir an gibi hissediliyor.

Albüm, Alestorm'un on sekiz yıldır sürdürdüğü korsan temalı metal serüveninin bir devamı olsa da bu defa grup, mizahını biraz daha acılaştırıyor ve abartısını neredeyse karikatürleşme sınırına kadar çekiyor. Bu sertleşmiş oyun, taze ve özgün olmaktan çok, kendi sınırlarını zorlayan yorulmaz bir dayanıklılık sergiliyor; eski formüller içinde bile canlılığını koruyan bir azimle ilerliyor.

Albümün açılış parçası “The Great Goat of the Sea”, grubun klasik formülünü sürdürürken arka planda Alestorm'un artık kendini parodileştirdiği hissini açıkça veriyor. Buradaki blast beat soslu melodik yapı, korsan gemisinden ziyade bir lunapark treni gibi işliyor. Her şey çok hızlı, çok gürültülü ve fazlasıyla yapay. Tam da burada Alestorm'un aslında neyle savaştığını fark ediyoruz: Kendisiyle. Onlara gülerek katılan kitleyle değil, onları ciddiye almaya çalışan kimseyle değil; sadece kendi yarattıkları kurgunun artık absürt bir hapishaneye dönüşmesiyle.

“The Legend of the Thunderfist” adlı parçada görülen akordeon kullanımı, hem grup tarihine bir saygı duruşu hem de kitsch’in bir kutlaması olarak okunabilir. Ancak parça ilerledikçe, çiğ tempoların ve basit ritmik formüllerin dinleyicide bir tür zihinsel yorgunluk yarattığı hissediliyor. İşin teknik tarafında ise — gitar tonu, davul prodüksiyonu, vokal efektleri — her şey pırıl pırıl parlıyor. Bu sterilite, korsanlığın pislik, alkol ve isyanla dolu kaotik doğasını adeta steril bir müze vitrininin arkasına kapatıyor. Bu hâliyle The Thunderfist Chronicles, bir korsan gemisinin değil, korsan temalı bir eğlence parkı treninin müziği gibi.

Elbette tüm albüm bu düzlemde ilerlemiyor. “Voyage of the Dead Marauder” adlı parça, vokal konukluğu ve death metal’e göz kırpan pasajlarıyla görece daha karanlık bir yön sunuyor. Alestorm için nadir görülen bir içe dönüş anı yaşanıyor burada; mizah geri çekiliyor, çarpık bir epiklik duygusu öne çıkıyor. Ancak bu atmosfer uzun sürmüyor, çünkü hemen ardından gelen “Uzbekistan” ile grup yine bildiğimiz Alestorm’a dönüyor: Şarkının adı, sözleri ve temposu bir araya geldiğinde hem komik hem gereksiz hem de akılda kalıcı bir şey ortaya çıkıyor. Bu da dinleyicinin zihninde asılı kalan soruyu daha da belirginleştiriyor: Alestorm hâlâ eğlenceli mi, yoksa sadece gürültülü bir şaka mı?

Albümde dikkat çeken bir diğer nokta, Christopher Bowes’un vokallerinin önceki işlere göre daha teatral ve grotesk bir ifade kazanmış olması. Özellikle “The Last Pirate” ve “Return to Tortuga” gibi parçalarda vokaller artık bir anlatıcıdan çok, bir tiyatro palyaçosunun bağırışları gibi işliyor. Bu tercih, gruba özgü o sarkastik tonu korurken bir yandan da müziğin ciddiyetini neredeyse sıfırlıyor. Belki de bu, Alestorm’un nihai hedefi: Hiçbir şeyi ciddiye almayan ama her şeyi müziğin abartılı aynasında gösteren bir tiyatro kumpanyası olmak.

Bazı eleştirmenlerin “tıkanma albümü” ya da “kendi üzerine kapanma” olarak nitelediği The Thunderfist Chronicles, aslında Alestorm’un ne kadar sürdürülebilir bir fantezi evreni kurduğunu da test ediyor. Mizahın dozu yer yer bunaltıcı olabilir, riff’lerin tekrar eden yapısı kulağı yorabilir, tematik doygunluk ise neredeyse bir taşkınlığa dönüşebilir.

Ama yine de bu albümün yer yer saçmalığa kayan eğlencesinde gerçek bir tutarlılık var: Alestorm, yaptığı şeyi çok iyi yapıyor. Sorun şu ki, yaptıkları şey artık o kadar tanıdık ki beklenmedik hiçbir yanı kalmamış.

Sonuç olarak The Thunderfist Chronicles, hem bir kutlama hem de bir kapanış gibi hissediliyor. Kutlama, çünkü Alestorm hâlâ benzersiz bir sahne yaratıyor; kapanış, çünkü bu sahnede oynanabilecek yeni çok az oyun kalmış gibi. Albüm, korsan metalin bir türden ziyade bir gösteriye dönüştüğünün kanıtı olarak okunabilir. Belki de bu yüzden en çok Alestorm’un kendisi gülüyor bize — ama o kahkahaların altında az da olsa bir yorgunluk duyuluyor.